Sardalye konservesindeki Mercan
İçinde bunaldığım toplumdan kaçış yollarımdan biridir burada bulunma sebebim. Toplumu oluşturan her bir bireyden uzak, hezeyanlarımla varoluşumun kendimce ispatıdır yazdığım her cümle. İnandığım bir şey var; Herşey göründüğü gibi ama göründüğü kadar değil.
Tüketim toplumunda yaşıyorum, bunalım toplumunda yaşıyorum, hafızası olmayan bir toplumda yaşıyorum. Toplumu oluşturan bireylerin bireyciliği yüzünden toplumsal bilinci oluşmamış bir toplumda yaşıyorum. Din sorunu olan, dil sorunu olan, eğitim sorunu olan, yönetim sorunu olan, sağlık sorunu olan, cinsellik sorunu olan, maddi sorunu olan, alkol sorunu olan, kimlik sorunu olan bir toplumda yaşamanın getirdiği kaosla, belirsizliklere ve çelişkilere naif bir gözatışı uzaklığında tutuyorum kendimi.
Kötümser olmak için gerekçelerimi sıralamak değil amacım ama iyimser olmak için de özel bir çaba sarfetmenin gereksiz olduğunu düşünüyorum. Nasılolsa herşey olduğu gibi ama olduğu kadar değil. Olmayanı aramak değil amacım, olanı anlamak. Herşey olduğu gibi göründüğünden herşeyin aslında göründüğü gibi olmadığı mesajları veren kurgulara toplum hep rağbet gösterİyor. Her şeyin her an sürprizlerle dolu olacağına inanma isteği toplumsal bir açlık haline geldiğinden insanlar sardalye konservesi aldıkları zaman açtıklarında içinden mercan balığının çıkması ile çıldırmak istiyorlar.
Herhangi bir sistematiğe, düzene dayalı olan herşeyden uzak tutarım kendimi ama bu kaos ablukası içerisindeyken hala bu tür kurguların dayatılması çekilir şey değil. Ve işte bu noktada daha bir anlam kazanıyor anarşi.
İyi bir yazı iyi bir başlıkla başlar… Göt, kişiye göre değişken olmayan duruşu ile bahsettiğim “iyi başlık” tanımına uyuyor. Bildiğimiz üzere herkes, hepimiz bir göte sahibiz. Bu durum kişiye göre değişkenlik sergilemeyen bir sabitlik sergilemektedir. Bununla beraber herkesin götü, bulunduğu vücutta kendince bir duruş sergilemektedir… Bu öyle bir duruşturki, yeri sabit ama ruhu değişkendir. Her bünyede farklı bir ruhi duruş sergilemekle, bedendeki pozisyon fakirliği açığını kapatmaktadır. Kimi kalkık, kimi yere bakan, kimi geniş, kimi dar, kimi çıkık, kimi basık… Bunlar monte oldukları vücutta yerlerini birkaç santim değiştirebilecek ve görsel olarak kendilerini ifade edebilecekleri vasıflardır. Bir de bu işin ruhi kısmı var… Bu bağlamda göt, “Yalnız fizyolojik değil aynı zaman da psikolojik bir unsur” niteliğine kavuşmaktadır.
Yiyecek içecek konusunda işin mutfağından tutun da yeme içme mekanlarının atmosferlerine kadar konuya hakim, yeme içmeyi karnını doyurmak için değil de tadını almak için ve bu tadımı yaparken de işin nüanslarına dokunarak bunu adeta sanatsal duyarlılıkla yapan kişilere verilen addır “Gurme”. Bu benim tanımım… Ama başkaları da aşşağı yukarı benzer tanımlar yapmaktadır. Gurme zannedildiğinin aksine bir meslekten öte kişinin yeme içme kültürü ile ilgili olup, aslında günlük yaşantısında yaşadığı bir olgudur. Gurmelik tamamıyla ekonomik olarak bellibaşlı birtakım kriterlere bağlı olmaksızın ele alınması gereken bir yeme içme biçimidir… Yediğin ve içtiğin herşeyden doğru tadı alabilme kabiliyetidir. İlla kırmızı şarap yanında permasan peyniri yemek değil, eğer sadece zeytin ekmek yenilecekse, bu zeytinin belli bir soğuklukta yenilmesinin zeytinin tadının doğru alınması gerekliliğinin bilinmesi kültürüdür.
Ademoğlu-Havvakızı, Dünya da vücut bulduğu ilk günden günümüz modern yaşantıya dek geçen süreçte bir şekilde ilk önce örtünmüşler, sonra giyinmişler, ardından da modayı takip etmişlerdir. Burada bahsettiğim “Örtünme” nin ne kadar gerilerden geldiği ortada… Günümüzde hala örtünmenin din kuralcı yaklaşımını konuştuğumuz şu günlerde, örtünmenin aslında dinler öncesi bir ihtiyaçtan doğma geleneksel kuşanma davranışı olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Bizleri yaşamımızın her döneminde ( bu dönemleri çocukluk, gençlik, yetişkin birey, iş güç sahibi, evli barklı, çoluk çocuklu, torun torba sahibi, emekli, ahı çıkmış vahı kalmış gibi isimler altında toplayabiliriz) basma kalıp kriterlere uygun bir şekilde yaşarken görmek ister çevremiz. Bunda amaç tamamıyla bizlere biçilen kıyafetlere sokulmak istenimidir… Başka bir şey değil. Toplumsal değer yargıları öylesine sorgu sualsiz kabullenilerek yerleşmiştirki yaşantımıza, tersine bir hareket yaptığımızda darağacı hemen içinde yaşadığımız çevremiz tarafından kurulur. Polise gerek yok. Çocukluğunuzda size tek bir soru sorarlar, ” Büyüyünce ne olucan? ” Şimdi ki bilincimle vereceğim cevap kesinlikle güzelim argomuzdan çıkma ” Ebenin vajinası olucam ” olurdu. ( biraz akademik tad katiim dedim.)
Radyo nasıl olmalı başlıklı yazıdan sonra gelelim şimdi assoliste, o evimizin starı… Teknolojik uyuşturucu… Esas oğlan. Günümüz insan yaşantısında vazgeçilmez bir görsel bağımlılıktır televizyon. Yaydığı radyasyondan değil, radyasyon bağımlılık yapmaz, ucuz bir uyuşturucudur televizyon… Bir kere para verirsin ve kafadan bir on yıl kullanırsın. Ucuzdur yani… Akşam eve gelir ve elinde beynine enjekte edebileceğin sanal kimyasalları sunan kanalları kumanda eden teknolojik şırınga ile geceyi aptal bir uyuşukluk içinde geçirip yatağa gidersin. Gece ölür, sen ölmezsin… Yavaş yavaş RTÜK tarafından süzülmüş bir şekilde verilir sana bu sanal kimyasal… Sen günden güne kalitesiz bir şekilde uyuşursun. Dünya yanmaktadır.. Sen elli tane diziden birini seyredersin. Buzullar erimekte, kutup ayıları bunalıma girmiş, sen paparazzilerin kovaladığı ünlüleri seyredersin.
Yaşadığımız modern dünya da , biz Ademoğluna (Havvakızı ne olacak?) teknolojinin binbirtürlü nimetinden nasiplenmek kaçınılmaz bir güzellik olarak giydiriliyor, biz de bayıla bayıla kuşanıyoruz. Güzel… Peki bu kuşanmada seçici olmamız gereken konuları ele alacak olursak bu yazı on yıl sürer, bu sebeple bu gün radyo da seçiciliği ele alıcaz.