Ağu
28
2008

Dostoyevski - Yeraltından Notlar - II

Hovardalık günlerimin sonunda daha fazla hayaller içerisine gömülür, pişmanlık, gözyaşları, lanetler ve sevinçlerle dolardı yüreğim. Bazı zamanlar, bu sarhoşluk ve her yanımı kuşatan mutluluk, bana kendimle alay etmeyi unuttururdu. Neredeyse damarlarımda dolaşırdı umut, inanç ve sevgi. O zamanlar dışarıdan gelecek bir mucizeyle önümdeki her şeyin ferahlayacağına, iyi, güzel ve kusursuz bir çalışma ufkunun beni beklediğine inanırdım.

(Bu çalışmanın ne olduğunu tam olarak bilmiyordum, ama benim için kusursuzdu.) Hayallerimde neredeyse, beyaz bir at sırtında, başımda defne dalı eksik bir vaziyette gökten yeryüzüne inecektim. Ortalarda bir yerlerde olmayı hiçbir şekilde kabul edemezdim; bu nedenle gerçek hayatta da en alt tabakaya hiç itirazsız giriyordum. Ya büyük bir kahraman olacak ya da çamura batacaktım; ikisinin ortası olmam mümkün değildi. Beni en çok üzen şey ise çamurda debelenirken aslında bir kahraman olduğumu düşünmemdi. Sadece kahramanlar çamura batabilir, diğer insanların buna hakkı yoktur, diye düşünürdüm. Bir kahraman, çamura ne kadar batsa da çamurlanmaz; bir kahramanın çamuru affettirmesi için yüce insan olması gerekir.

İşin en garip yanı, bu “güzel ve yüce şeyler”in hovardalık dönemlerimde de içimde olmasıydı. En iğrenç kepazeliklerim esnasında gelerek, içimde şiddetli patlamalar yapıp hovardalığıma hiç de zarar vermeden çekip gitmesi, beni çok şaşırtıyordu. Yaşadığım bu zıtlıklardan doğan acıyla orantılı olarak aldığım zevk de artıyordu. Hissettiğim acılar, içinde bulunduğum çelişkiler ve ruh tahlilleri, bana bu zevki veriyordu. Bu ızdıraplar ve ızdırapçıklar, hovardalığımı daha bir zevkli kılıyor, bir bakıma tuzu biberi oluyordu.

Elbette ki bütün bunların bir derinliği vardı. Sıradan insanların gittiği yerlere giderek, çamura batmamın bir anlamı olmalıydı zaten. Beni çeken bir yan olmasaydı, hiç geceleri hovardalığa çıkar mıydım? Asil bir tarafı olmayan hiçbir davranışta bulunmazdım ben. Tanrım! Ne aşklar yaşadım hayallerimde, “güzel ve yüce şeyler”e dalarak. Bunlar, yeryüzünde asla bulunmayan, hayali sevgilerdi; ama bana yetiyor ve sonradan gerçek bir sevgi duymama da ihtiyaç bırakmıyordu. Her şeyi tatlı bir tembellikle sanata bağlıyordum. Sağdan soldan, şairlerden, romancılardan kaptığım mükemmel yaşam sahnelerini, istediğim gibi değiştirerek hayallerimde ben de yaşıyordum. Her defasında kahraman bendim ve yenilenler bunu mecburen kabul ediyorlardı; ben de onları bir çırpıda affediyordum. Ünlü bir şair, bir mabeyinci olur ve sonra da aşık olurdum. Sahip olduğum büyük serveti insanlar için harcardım. Sonra, herkesin gözü önünde bütün günahlarımı açıklardım; elbette bunlar, içinde “güzel ve yüce şeylerden fazlasıyla bulunan Manfredvari günahlardı. Bütün herkes ağlayarak bana sarılıyordu (yapmadıkları takdirde ne kadar budala olduklarım göstereceklerdi); ben ise ayaklarım çıplak, karnım aç bir şekilde yeni fikirler yaymak için yollara düşerek, geri düşüncelileri Austerlitz’de ortadan kaldırıyordum. Bundan sonra genel bir af ilan edilir ve her yanda marşlar çalardı; Papa, Roma’yı bırakıp Brezilya’ya gitmeyi kabul ederdi. Daha sonra bütün İtalya halkı onuruna Korno gölü kenarındaki Bargez köşkünde büyük bir balo verilirdi. (Bunun için Korno gölü Roma’ya getirilecekti elbette.) O anda köşkün bahçesinde bazı olaylar olurdu. Bunun gibi birçok hikâye, anlıyorsunuz beni değil mi?

Şimdi, bu hayallerimi, bu şekilde ortalığa sermemin hiç de iyi bir davranış olmadığını söyleyeceksiniz; hem de bunca itiraf, coşku ve gözyaşından sonra… Neden iyi bir davranış olmuyormuş? Yoksa bunların, sizin yaşadıklarınızdan daha aptalca ve utanç verici olduğunu mu düşünüyorsunuz? Aslında bazıları çok iyi tasarlanmış hayallerdi; üstelik hepsi de Komo gölü etrafında geçmiyordu. Evet, siz haklısınız… Bu yaptıklarım çok alçakça ve bayağı şeylerdi; ama asıl alçakça olan, kendimi size haklı göstermeye çalışmamdır. Şimdi de kendimi kötülemem, her şeyi daha berbat yapıyor. Artık bu kadar yeter, çünkü gittikçe çamura batıyor, buna rağmen anlatmak istediklerimi de anlatamıyorum.

Hayal dünyasında yaşamaya üç aydan fazla dayanamıyor, sonunda insanlara karışmak için büyük bir istek duyuyordum. Benim için insanlara karışmak, şefim Anton Antonoviç Setoçkin’in evine gitmekten ibaretti. Hayatımda en fazla şaşılacak şey, ömrüm boyunca sadece o adamla görüşmemdir. Setoçkin’e de ancak arada bir, içimde büyük coşkular hissettiğim zamanlar giderdim. Hayallerim, insanlarla kucaklaşmak isteyecek kadar mutluluk verdiğinde, bir insanla konuşma ihtiyacı duyarak ona gidiyordum.

Anton Antonoviç’e sadece salı günleri gidebildiğimden, insanlarla görüşme isteğimin bu günlere denk gelmesi gerekiyordu. Pyati Uglov civarındaki bir apartmanın dördüncü katında oturuyordu Anton Antonoviç. Dört odalı, basık tavanlı, duvarları sarıya boyanmış bir evi vardı ve onlara ancak yetiyordu. Çok az eşyası vardı ve onların rengi de sarıya çalıyordu. İki kızı vardı Setoçkin’in ve bir de misafirlere çay ikram eden kızkardeşi. Kısa boylu ve yassı burunlu olan kızlardan biri on üç, diğeri on dört yaşındaydı. Aralarında her zaman fısıltıyla konuşup gülüştükleri için onlardan çekinirdim. Ev sahibi, her zamanki gibi, çalışma odasında bulunan yazı masasının arkasındaki deri koltukta oturur, yanında da ya bizden ya da başka bir bakanlıktan kır saçlı bir memur olurdu. Konukları, hiç değişmeyen birkaç kişiden ibaretti. Konuşulan şeyler ise vergiler, meclisteki toplantılar, aylıklar, atamalar, Ekselans ve insanların gözüne girme sanatı olurdu her zaman. Söze katılacak cesareti bulamazdım kendimde ve onları saatlerce aptal aptal dinler, herkes gidene kadar da otururdum. Üzerime bir sersemlik çöker, her yanım terlemeye ve tutulmaya başlardı. Bunlar, çok yararlı ziyaretlerdi; çünkü eve döndüğümde, insanlarla görüşme isteğim bir süreliğine ortadan kalkıyordu.

Written by baha in: Yazarlar | Etiketler:, ,

Yorum yapılmamış »

RSS feed for comments on this post. TrackBack URL

Yorum yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Powered by KaosKenti | WP Theme | Pozitifsoft.com WP Themes