Ağu
25
2008

Belleğini Yitiren Toplum

Felsefenin tarihi unutuşun tarihidir: T.W. Adorno böyle demişti. Bir zamanlar incelenmiş olan sorunlar gözden ve gönülden uzaklaşıyor; yalnızca en sonuncular yeniymiş gibi görünüyor. Toplum giderek artan bir hızla daha az anımsıyor. Zamanımızın göstergesi modaya boyun eğmekti; geçmiş çağdışı olarak küçümsenirken, bugün en iyi olarak yüceltiliyor. Psikoloji de bundan payını alıyor: Freud’un bildiği, Yeni-Freudçuların şöyle böyle anımsadığı şeyleri, ardılları artık bilmiyor. Yeni kuramlar giderek artan bir hızla eskilerinin yerini alıyor. Yeni yalnızca eskiyi geçmiyor; yerini değiştiriyor, yerinden ediyor. Anımsama yeteneği kadar anımsama arzusu da giderek azalıyor. Toplumbilimlerin çoğu köklü bir biçimde tarihsizleşiyor; felsefede Hegel’i, psikolojide Freud’u, ekonomide Marks’ı incelemek güçleşiyor.

Anlık tarih bugünün yüceltilmesine yardım ediyor. Geçmişin bilgeliğinin bütün erdemleriyle geçmişe ait olduğu söylenerek bugünün bayağılıklarına derinlik kazandırılıyor. Daha sonra gelenlerin azameti, geçmişin ölüp gittiği anlayışıyla süsleniyor. Örneğin, ister soldan ister sağdan, çok az kişi Freud’un bir ondokuzuncu yüzyıl Viyanalısı olduğu biçimindeki Freud eleştirisine karşı çıkabilir. Bu tür ifadelerin durmadan yinelenmesi, eleştirel düşüncenin çöktüğünü düşündürüyor; modern akıl artık düşünce üzerine kafa yormuyor, yalnızca zamana ve yere yerleştiriyor onu. Düşünmenin etkinliği, giderek sınıflandırmanın edilginliğine doğru çürüyor.

Kimine göre bu durum ilerleme ve canlılığn kanıtı. Ama devingenliğin hep ilerleyen bir süreç olması gerekmez. Devingenliğin içinde durağan bir moment içerili olabilir: toplumun yapısı. Ekonomi dünyasında üretim ve tüketimin, yaşamın kendisinde de histeri ve çıldınlığın ivme kazanması toplumun değişimini yalnızca dönüşünü hızlandırdığını gösteriyor olabilir. Düşüncelerin durmaksızın kullanılıp bir yana atılması da, tüketim mallarıyla aynı muameleyi gördüğü anlamına gelir: Yeni yalnızca eskiden daha sıradan değildir; sürekli olarak yeni olduğu yanılsaması üreterek yerine başkasının koyulmasını önleyen, modası geçmiş toplumsal sistemide besler.

Yeni biçimler adına eskiyi hasıraltı eden bugünün eleştirelliği de devrin zihniyetinin bir parçasıdır: Yeni bir çağ adına geçmiş kuram onurlu ama zayıf ilan edilir. Genel bir sendromdur bu. Kısacası toplum belleğini ve onunla birlikte aklını yitirmiştir.

Bellek yitimi çeşitli biçimler alır; geçmiş düşünceyi bir “entellektüel çöplük” olarak görüp bir yana atan “radikal” ampirisizm ve pozitivizmden, geçmişin dehalarını çok erken doğma talihizliğine uğradıkları için selamlayan açıkgöz kuramlara dek… Walter Benjamin “Her çağda, geleneği, ezilmek üzere olduğu konformizmin ayakları altından kurtarmak için her çaba gösterilmelidir.” diye yazmıştı.

Düşüncelerin kullanılıp atılmasını ve sahte yenilikleri eleştirmek, Marx’ın ya da Freud’un eski metinlerinin yazıldıkları zamanki kadar geçerli oldukları, yorumlamaya ya da yeniden düşünmeye gereksinimleri olmadıkları anlamına gelmez. Tersine, yapılması gereken, özgün düşünce ile güncel koşullar arasındaki sahici ilişkileri izlemektir. Körlemesine eski metinlere bağlı kalanlarla, bugünü yüceltenler hep olmuştur ve herbiri kendi sonuçlarına ulaşmıştır. Yeniden düşünmeyip yalnızca mekanik olarak yinelemenin Marksizm için ölümcül olduğu anlaşılmıştır; burjuva toplumsal kuramı giderek gelişen bir yayınlama ve unutma etkinliğine dönüşmüştür. Bu gelişmeleri açıklamak ve yanıtlamak için ortaya çıkan toplumsal ve psikolojik düşünceler arasında, psikanaliz kendi gücünü göstermiştir; değerler, duyarlılıklar ve duyguların özgürleştiği iddialarını, bastırıldıkları psişik, sosyal ve biyolojik boyuta dek izleyerek demistifiye etmektedir. Ego çatışması, moral sorunlar, değer çatışmalarından sözedildiği, idealizmin yeniden canlandığı bir dönemde modaya uymayan bir materyalizmdir; psişik yeraltının nabzını tutmaktadır. Bu niteliğiyle de, konformist psikolojinin bastırdığı ve unuttuğu, giderek yoğunlaşan toplumsal akıldışlığı kavrama yeteneğindedir: Uygarlığın kendisinin barbarlığını, yaşamın açıkça bastırılan sefaletini, topluma musallat olan çılgınlığı…

Genel bellek yitimi yalnızca psikolojiyle açıklanamaz; basit bir çocukluk unutkanlığı değildir. Tersine, toplumsal bir belleksizliktir; bu toplumun ekonomik ve sosyal dinamikleriyle bellek zihinden uzaklaştırılır. Bu oluşumun doğası Marksist “şeyleşme” kavramına dayanır.

Toplum tarafından nesnel olarak üretilen bu yanılsama, toplumun insani ve sosyal ilişkilerini, şeyler arasındaki doğal-ve değişmez- ilişkiler olarak tanıtarak statükoyu korumaya yarar. Şeyleşme kavramına ilişkin açıklamalarda genellikle psikolojik boyut görmezden gelinir: unutma, yani toplumu oluşturup yeniden biçimlendirebilen, insani ve toplumsal etkinliğin unutulması ve bastırılması. Toplumsal bellek yitimi de bir şeyleşme tipidir; daha doğrusu, şeyleşmenin ilkel bir biçimidir. “Her şeyleşme, bir unutmadır”.

Bu şeyleşme biçimi, ekonomik sistemin gerekliliklerinden doğar. Artık-değer ve kar dürtüsünün şiddetlenmesi, eski malların yeni mallara yol açmak için tasfiye edilme hızını arttırır; kullanıp atma, tüketim maddelerinden düşünmeye, hatta cinselliğe kadar her yerdedir. Kurulan kullanılıp atma modeli ne düşünceyi, ne de insanları es geçer. Mallarda, düşüncelerde ya da insanlarda yeni olduğu söylenenler, aslında değişmeyen bir şeyi maskelerler: Bu toplumu. “Kapitalistlerin işçiler üzerindeki egemenliği, şeylerin insanlar, ölü işin yaşantı, ürünlerin üreticiler üzerindeki egemenliğidir…” Geçmiş tam da unutulduğu için, karşı çıkılmayan bir egemenlik haline gelir. Bunun aşılması için, öncelikle anımsanması gerekmektedir.

Öyleyse toplumun baskısı altında sürekli yitirilmekte olanları anımsamak; düşüncelere kullanılıp atılan bir tüketim maddesinden öte değer verilmesine karşı çıkmak zorundayız. Ancak bu anımsama çabası yalnızca bir arkeoloji, yitenlerin açığa çıkarılması olmamalıdır. Aynı zamanda (psikiyatride yada başka alanlarda) varolan kuramları da eleştiriden geçirmelidir. Eleştirirkende, olguları değerlerden, gözlemi düşünceden net olarak ayıran pozitivist şemayı reddetmelidir. Marksist gelenekte eleştiri, gerçeğin ahmakça bir hoşgörüyle bağdaşmadığı anlayışına dayanır. Bütün düşünceler eşit oranda doğru değildir ve bu nedenle hepsine eşit oranda hoşgörü gösterilemez. Marcuse, “Saf hoşgörü, mutlaka esası zedeler” demişti. Düşünceler serbest pazarı asla serbest olmamıştır, ama her zaman bir pazar olmuştur. Çözüm elbette sansürcüler ve komiserlerde değil, nesnel gerçeklik anlayışına bağlı eleştirel zekadadır. Eğer bastırıcı bir hoşgörü varsa, o zaman özgürleştirici bir hoşgörüsüzlük de vardır. “Gerçek hoşgörülü olamaz” diye yazmıştı Freud.

Russel JACOBY

Written by baha in: Felsefe | Etiketler:, , , , , ,

Yorum yapılmamış »

RSS feed for comments on this post. TrackBack URL

Yorum yapın

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Powered by KaosKenti | WP Theme | Pozitifsoft.com WP Themes