Nardis Jazz Club
Kentin en iyi caz ve “cazımsı” larını dinleyebileceğiniz bir mekan Nardis Jazz Club. İstanbul gibi sokakları caz atmosferine yatkın bir kentte nedense bu güne kadar kulüb konseptinde Nardis kadar sağlam yere basan bir mekan daha önce görmemiştim. Bu benim bakışım… Adının içinde “Jazz” geçen başka yerlerde oldu bu kentte, mesela Hyatt Regency Hotel bünyesinde Harry’s Jazz Bar açılmıştı ama yürümedi. Şimdilerde aynı mekan da latin tarzında birşeyler yapılıyor… (daha fazla…)
Yiyecek içecek konusunda işin mutfağından tutun da yeme içme mekanlarının atmosferlerine kadar konuya hakim, yeme içmeyi karnını doyurmak için değil de tadını almak için ve bu tadımı yaparken de işin nüanslarına dokunarak bunu adeta sanatsal duyarlılıkla yapan kişilere verilen addır “Gurme”. Bu benim tanımım… Ama başkaları da aşşağı yukarı benzer tanımlar yapmaktadır. Gurme zannedildiğinin aksine bir meslekten öte kişinin yeme içme kültürü ile ilgili olup, aslında günlük yaşantısında yaşadığı bir olgudur. Gurmelik tamamıyla ekonomik olarak bellibaşlı birtakım kriterlere bağlı olmaksızın ele alınması gereken bir yeme içme biçimidir… Yediğin ve içtiğin herşeyden doğru tadı alabilme kabiliyetidir. İlla kırmızı şarap yanında permasan peyniri yemek değil, eğer sadece zeytin ekmek yenilecekse, bu zeytinin belli bir soğuklukta yenilmesinin zeytinin tadının doğru alınması gerekliliğinin bilinmesi kültürüdür.
Güney Amerika’dan, Brezilya’dan çıkan bir adam var karşımızda… Paulo Coelho. Kendi adıma söyleyecek olursam, ben ” Simyacı ” isimli kitabı ile tanıdım ilk olarak. Ardından diğer kitaplarını da edindim tabiiki. Simyanın ne olduğunu öğrenmemin dışında evren ile heran iletişim içinde olabilme lüksümü düşündürten bir tad bırakmıştı aklımda Simyacı. Sanırım 1996 yılıydı Simyacı yı ilk duyduğum yıl… Bir arkadaşım vardı, adı Rahim olan. İlginç bir adamdı Rahim, Gecenin bir vakti aklına dağa tırmanmak gelir, İstanbul dan gecenin 12 sinde otobüse atlar, ertesi gün öğlene doğru Antalya da olur, Tahtalı Dağı’na tırmanır ve geceyi dağda yıldırımların düştüğü bir düzlükte çadır kurarak geçirir, Yıldırımlar yüzünden ağaç mezarlığına dönüşmüş bu düzlükte çektiği ürkünç fotoğrafları iki gün sonra İstanbul’a döndüğünde bizlerle paylaşırdı…
Ademoğlu-Havvakızı, Dünya da vücut bulduğu ilk günden günümüz modern yaşantıya dek geçen süreçte bir şekilde ilk önce örtünmüşler, sonra giyinmişler, ardından da modayı takip etmişlerdir. Burada bahsettiğim “Örtünme” nin ne kadar gerilerden geldiği ortada… Günümüzde hala örtünmenin din kuralcı yaklaşımını konuştuğumuz şu günlerde, örtünmenin aslında dinler öncesi bir ihtiyaçtan doğma geleneksel kuşanma davranışı olduğu gerçeği ortaya çıkar.
Güz kargaları aldı seni
Bizleri yaşamımızın her döneminde ( bu dönemleri çocukluk, gençlik, yetişkin birey, iş güç sahibi, evli barklı, çoluk çocuklu, torun torba sahibi, emekli, ahı çıkmış vahı kalmış gibi isimler altında toplayabiliriz) basma kalıp kriterlere uygun bir şekilde yaşarken görmek ister çevremiz. Bunda amaç tamamıyla bizlere biçilen kıyafetlere sokulmak istenimidir… Başka bir şey değil. Toplumsal değer yargıları öylesine sorgu sualsiz kabullenilerek yerleşmiştirki yaşantımıza, tersine bir hareket yaptığımızda darağacı hemen içinde yaşadığımız çevremiz tarafından kurulur. Polise gerek yok. Çocukluğunuzda size tek bir soru sorarlar, ” Büyüyünce ne olucan? ” Şimdi ki bilincimle vereceğim cevap kesinlikle güzelim argomuzdan çıkma ” Ebenin vajinası olucam ” olurdu. ( biraz akademik tad katiim dedim.)
Radyo nasıl olmalı başlıklı yazıdan sonra gelelim şimdi assoliste, o evimizin starı… Teknolojik uyuşturucu… Esas oğlan. Günümüz insan yaşantısında vazgeçilmez bir görsel bağımlılıktır televizyon. Yaydığı radyasyondan değil, radyasyon bağımlılık yapmaz, ucuz bir uyuşturucudur televizyon… Bir kere para verirsin ve kafadan bir on yıl kullanırsın. Ucuzdur yani… Akşam eve gelir ve elinde beynine enjekte edebileceğin sanal kimyasalları sunan kanalları kumanda eden teknolojik şırınga ile geceyi aptal bir uyuşukluk içinde geçirip yatağa gidersin. Gece ölür, sen ölmezsin… Yavaş yavaş RTÜK tarafından süzülmüş bir şekilde verilir sana bu sanal kimyasal… Sen günden güne kalitesiz bir şekilde uyuşursun. Dünya yanmaktadır.. Sen elli tane diziden birini seyredersin. Buzullar erimekte, kutup ayıları bunalıma girmiş, sen paparazzilerin kovaladığı ünlüleri seyredersin.
Yaşadığımız modern dünya da , biz Ademoğluna (Havvakızı ne olacak?) teknolojinin binbirtürlü nimetinden nasiplenmek kaçınılmaz bir güzellik olarak giydiriliyor, biz de bayıla bayıla kuşanıyoruz. Güzel… Peki bu kuşanmada seçici olmamız gereken konuları ele alacak olursak bu yazı on yıl sürer, bu sebeple bu gün radyo da seçiciliği ele alıcaz.